“Kanunu bilmemek, kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.”
Hukukun en temel prensiplerinden biri budur. Ancak Türkiye’de acı bir gerçek var: İnsanlar kanunu bilmedikleri için değil, cezaların etkisiz olduğunu bildikleri için suç işlemekten geri durmuyor.
Bugün sokakta, trafikte, sosyal hayatta sık sık karşılaştığımız saldırganlık ve şiddet olaylarının arkasında yalnızca öfke, kültür ya da bireysel sorunlar yok. Asıl sorun, cezaların caydırıcı olmaması ve suçun karşılığının gerçek hayatta hissedilmemesidir.
Bir kişi, bir başkasını darp ettiğinde, hatta bıçakladığında bile çoğu zaman şunu çok iyi bilir: Büyük ihtimalle ya kısa süre içinde serbest bırakılacak ya da aldığı ceza paraya çevrilecektir. Verilen hapis cezaları ise infaz düzenlemeleri nedeniyle çoğu zaman fiilen yatılmadan sonuçlanmaktadır.
Dolayısıyla suçun maliyeti neredeyse yoktur.
Bugün birine saldırmak, dövmek veya yaralamak; çoğu zaman birkaç bin liralık bir para cezası ile kapanabilmektedir. Savcılıktaki “ifadesi alınıp serbest bırakılma” uygulaması ise bu cezasızlık algısının en görünür örneğidir.
Daha da vahimi, bazı kişiler için sabıka kaydının kabarması bir utanç değil, adeta bir “itibar göstergesi” haline gelmiştir. Suç sayısı arttıkça kendilerini daha güçlü ve dokunulmaz hisseden bir profil ortaya çıkmıştır.
Bu yüzden trafikte yaşanan en küçük bir tartışma bile kolaylıkla şiddete dönüşebilmektedir. İnsanlar araçlarından sopayla, levyeyle inip saldırıya geçebiliyor. Karşı taraf araçtan inmese bile camlara vuruluyor, araçlara zarar veriliyor, küfürler havada uçuşuyor.
Fakat yakın zamanda yürürlüğe giren trafik düzenlemesi bu tabloyu önemli ölçüde değiştirdi.
Karayolları Trafik Kanunu’nda yapılan değişiklikle birlikte trafikte saldırgan davranışlara karşı çok daha ağır idari yaptırımlar getirildi. Artık bir sürücünün araçtan inerek kavga çıkarmaya yönelmesi bile ciddi bir yaptırım sebebi sayılıyor.
Nitekim Bursa’da yaşanan bir olayda, tartıştığı sürücüyle kavga etmek amacıyla aracından inen kişiye;
180 bin lira para cezası
60 gün ehliyetine el konulması
30 gün aracın trafikten men edilmesi
cezaları uygulandı.
Benzer uygulamalar kısa sürede ülkenin farklı şehirlerinde de görülmeye başladı.
Şimdi şu soruyu sormak gerekir:
Kuralları ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir kişi, bu yeni düzenlemeden sonra trafikte kavga çıkarır mı?
Büyük ihtimalle çıkarmaz.
Çünkü artık yaptığı eylemin ciddi bir maliyeti olduğunu biliyor. Ağır bir para cezası, ehliyetsiz kalmak ve aracını kullanamamak gibi somut sonuçlarla karşılaşacağını hesap ediyor.
Burada değişen şey aslında çok basit:
Cezanın kesin, net ve kaçınılmaz olması.
Suç işlemeyi alışkanlık haline getirmiş kişiler için asıl caydırıcı olan şey; uzun uzun yazılmış kanun maddeleri değil, gerçekten uygulanacağını bildikleri yaptırımlardır.
Bir insanı caydıran şey; ceza siciline yazılan yeni bir kayıt değildir.
Onu caydıran şey, gerçekten hapiste geçireceği süre ve cebinden çıkacak paranın büyüklüğüdür.
Ancak tam da bu noktada son derece çelişkili bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Trafikte araçtan inip kavga etmeye yönelen bir kişiye 180 bin lira ceza verilirken; sokakta birini gerçekten darp eden, yüzünü kanatan, gözünü morartan bir kişi çoğu zaman 8–10 bin lira civarında bir para cezasıyla kurtulabilmektedir.
Yani henüz gerçekleşmemiş bir saldırı ihtimali, gerçekleşmiş bir şiddet eyleminden daha ağır cezalandırılmaktadır.
Elbette trafik hukuku ile ceza hukuku farklı alanlardır. Trafik hukuku kamu güvenliğini henüz tehlike doğmadan korumayı amaçlar. Ceza hukuku ise işlenen suçları cezalandırır.
Ancak teorik açıklamalar, ortaya çıkan bu açık orantısızlığı izah etmeye yetmemektedir.
Çünkü ceza hukukunun temel ilkelerinden biri ölçülülük ilkesidir.
Bir fiilin doğurduğu zarar ile verilen ceza arasında makul bir denge bulunmalıdır.
Bugün yaşanan sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Sorun trafik cezalarının yüksek olması değildir. Sorun; Türk Ceza Kanunu kapsamında verilen kısa süreli hapis cezalarının ve para cezalarının fiilen caydırıcılığını kaybetmiş olmasıdır.
Bu nedenle insanlar en basit tartışmalarda bile şiddete başvurabilmektedir.
Bir alışveriş merkezinde “yan baktın” tartışması yüzünden babaların çocuklarının gözü önünde darp edilmesi, ailelerin travma yaşaması, toplumda korku ve güvensizlik duygusunun yayılması tesadüf değildir.
Peki şu soruyu sormayacak mıyız?
Trafikte arabadan inmenin cezası 180 bin liraysa;
Sokakta birinin üzerine yürümenin cezası neden 100 bin lira olmasın?
Birini yumruklayıp yüzünü kanatmanın cezası neden 200 bin lira olmasın?
Kolunu veya bacağını kırmanın cezası neden 400 bin lira olmasın?
Birini komaya sokmanın cezası neden 600 bin lira olmasın?
Kalıcı sakatlığa sebep olmanın cezası neden 1 milyon lira olmasın?
Üstelik bu para cezaları, fiilen uygulanacak hapis cezalarına ek olarak verilse…
Toplumdaki şiddet oranı bugün olduğundan çok daha düşük olmaz mıydı?
Can güvenliğini doğrudan tehdit eden suçlarda neden aynı kararlılığı göstermiyoruz?
Asıl sorulması gereken soru belki de şudur:
Gerçekten suçun önüne geçmek mi istiyoruz,
yoksa suç işlendikten sonra sembolik cezalar vererek sorunu görmezden mi geliyoruz?
Çünkü hukuk sisteminin caydırıcılığı, kanun kitaplarında yazan maddelerle değil; o maddelerin hayatın içinde gerçekten uygulanmasıyla ölçülür.
Eğer suç işleyen kişi yaptığı eylemin yanına kâr kalacağını düşünüyorsa, o toplumda ne güvenlikten ne de adaletten söz etmek mümkündür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; daha çok kanun yazmak değil, mevcut kanunların gerçek anlamda uygulanmasıdır.
Ancak o zaman suçun maliyeti artar,
ancak o zaman kötüler iki kez düşünür,
ancak o zaman toplum kendini gerçekten güvende hisseder.
Ali Develi
