Ortadoğu’da yaşanan her çatışma, her bombardıman ve her siyasi gelişme sonrası aynı tabloyla karşılaşıyoruz: İnsanların zihinleri karıştırılıyor, gerçekler bulanıklaştırılıyor ve mazlum ile zalim aynı kefeye konulmaya çalışılıyor. Oysa hakikati görmek isteyenler için mesele aslında çok nettir.
İran’da kız çocuklarının ve sivillerin hayatını hedef alan Siyonist saldırıları da, bu saldırılara siyasi ve askeri destek veren emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’ni ve sömürgeci Avrupa politikalarını da lanetliyoruz. Mazlumun kim olduğuna bakmadan, masum insanların öldürülmesine sessiz kalmak mümkün değildir.
Ancak bir başka gerçeği de görmezden gelemeyiz. Bir toplumun veya bir devletin yıllarca başka coğrafyalarda yaptığı zulümler, döktüğü kanlar ve sebep olduğu acılar da tarihin ve ilahi adaletin kayıtlarından silinmez. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) buyurduğu gibi:
“Mazlumun ahı ile Allah arasında perde yoktur.”
İran devleti yıllardır Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de ve Lübnan’da yürüttüğü politikalarla büyük acıların yaşanmasına sebep olmuştur. Özellikle Suriye’de İran’ın desteklediği rejimin işlediği katliamlar hafızalardan silinmiş değildir. Yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği, şehirlerin yerle bir edildiği, milyonlarca insanın yurdundan edildiği o karanlık yılların hesabı elbette sadece dünya mahkemelerinde değil, ilahi adalet terazisinde de görülecektir.
Suriye’deki savaş boyunca yaşanan vahşet, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti. Varil bombalarıyla, kimyasal silahlarla öldürülen çocuklar; işkence merkezlerinde hayatını kaybeden insanlar; hapishanelerde onuruna saldırılan kadınlar… Bunların hiçbiri unutulacak şeyler değildir. Allah’ın “Müntakim” sıfatı, yani zulmün karşılığını veren adaleti elbet bir gün tecelli edecektir.
Diğer taraftan İran yönetiminin geçmişte Irak ve Afganistan savaşlarında Amerika ile iş birliği yaptığını bizzat kendi yöneticilerinin itiraf etmiş olması da bölgede oynanan büyük oyunun bir başka boyutunu göstermektedir. Aynı şekilde Azerbaycan’a karşı Ermenistan’a verilen destekler ve Türkiye’ye karşı terör örgütleriyle kurulan ilişkiler de hafızalardaki yerini korumaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de En’am Suresi’nin 129. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:
“İşte biz işledikleri günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.”
Bu ilahi uyarı, tarihte defalarca tecelli etmiş bir hakikattir. Zulüm üzerine kurulan düzenler er ya da geç kendi zulümlerinin sonuçlarıyla yüzleşirler.
Bugün İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri ise mezhep taassubudur. Oysa yıllardır dile getirilen şu hakikat aslında meselenin özünü ortaya koymaktadır:
“Bizim Sünnilik diye bir dinimiz, Şiilik diye bir dinimiz yoktur. Bizim tek bir dinimiz vardır; o da İslam’dır.”
Eğer İslam dünyası mezhep kavgalarını bırakıp ortak bir bilinç geliştirebilseydi, bugün bölge emperyalist güçlerin oyun sahasına dönüşmezdi. Müslümanlar birbirleriyle mücadele etmek yerine birlik ve dayanışma içinde olsalardı, dış müdahaleler bu kadar kolay gerçekleşemezdi.
Temennimiz odur ki; bundan sonra İslam ülkeleri birbirlerini zayıflatacak politikalar yerine Müslümanları birleştirecek yolları ararlar. Mezhep kavgalarının değil, ümmet bilincinin öne çıktığı bir gelecek için çaba gösterirler.
İran halkının sahabeye düşmanlık etmeyen, masum ve mazlum kesimine elbette dua ediyoruz. Onların yaşadığı acılar bizi de üzmektedir. Ancak İslam’ın en büyük şahsiyetlerine, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) en yakın arkadaşlarına hakaret eden, onları hedef alan anlayışın da kabul edilemez olduğunu açıkça söylemek gerekir.
Başta Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Aişe (r.a.) olmak üzere Peygamber Efendimizin sahabeleri İslam tarihinin yol gösterici yıldızlarıdır. Onlara yapılan hakaretler, sadece bir şahsiyete değil, İslam’ın ortak mirasına yapılmış sayılır.
Dileğimiz şudur:
Rabbim zulmün her türlüsünden İslam coğrafyasını kurtarsın. Kalpleri kin ve nefretle kararanları ıslah etsin. Islah olmayanlar hakkında ise en doğru hükmü elbette Allah verecektir.
Nihal Taş’ın Kaleminden
