Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen siyasi partilerin ortak çalışmasıyla hazırlanan “Terörsüz Türkiye” raporu, amacı itibarıyla toplumsal barışı güçlendirmesi beklenen bir metin olmalıydı. Ancak ortaya çıkan içerik, ne yazık ki yeni tartışmaların kapısını aralamış görünüyor.
Özellikle liderliğindeki CHP’nin bu rapora destek vermesi, kamuoyunda ciddi bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasi geleneğin devamı olan bir partinin, anayasal vatandaşlık tanımıyla çelişebilecek ifadelere neden onay verdiği sorusu bugün yanıt beklemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açık bir şekilde vatandaşlık bağına vurgu yapar ve bu bağı esas alarak herkesi “Türk” olarak tanımlar. Bu tanım bir etnik kimlik dayatması değil, aksine ortak bir üst kimlik anlayışıdır. Bu anlayış, farklı kökenlerden gelen insanları bir arada tutan en güçlü harçtır.
Ancak söz konusu raporda yer alan ve toplumun farklı kesimlerini etnik başlıklar altında sınıflandıran ifadeler, bu üst kimlik yaklaşımına zarar verebilecek niteliktedir. Bu noktada dikkat çeken değerlendirmelerden biri de emekli asker ve yazar ’na aittir. Babüroğlu’nun özellikle raporun 6’ncı sayfasında geçen “doğal ittifak” ifadesine yönelik eleştirileri, konunun ne kadar hassas olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Anadolu coğrafyası bin yılı aşkın süredir farklı kökenlerin kaynaştığı, akrabalık bağlarıyla birbirine kenetlendiği bir yapıya sahiptir. Bu kadar iç içe geçmiş bir toplumu yeniden etnik ayrımlarla tanımlamaya çalışmak, sadece teorik bir yaklaşım değil; aynı zamanda toplumsal riskleri beraberinde getiren bir tercihtir.
Elbette her birey kendisini istediği kimlikle tanımlama hakkına sahiptir. Bir vatandaş “Ben Kürdüm”, “Ben Türküm” ya da başka bir kimlik ifade edebilir. Bu özgürlük, demokrasinin temelidir. Ancak bu kimliklerin siyaset kurumu tarafından belirlenmesi ya da yönlendirilmesi, demokratik değil; aksine ayrıştırıcı bir yaklaşımdır.
Bu noktada ’ün ortaya koyduğu anlayış son derece nettir. Atatürk, farklı etnik kökenleri reddetmemiş, ancak bunları ayrışma unsuru haline getirmemiştir. “Türk” kavramını bir üst kimlik olarak tanımlayarak, birlik ve beraberliği esas almıştır.
Geçmişte yapılan yanlışlar da unutulmamalıdır. Özellikle bazı dönemlerde etnik kimliklerin yok sayılması, toplumda kırılmalara yol açmıştır. Ancak bu hataları düzeltmeye çalışırken, bu kez etnik kimlikleri siyasetin merkezine yerleştirmek de başka bir hataya dönüşebilir.
Dünya örnekleri incelendiğinde de benzer bir yaklaşım görülmektedir. , ve gibi ülkelerde vatandaşlık bağı ön planda tutulurken, etnik kimlikler bireysel bir alan olarak kabul edilmektedir. Devletler, bu farklılıkları siyasal ayrışma konusu yapmak yerine, hukuk ve eşitlik temelinde bir birlik oluşturmayı tercih etmektedir.
Öte yandan örneği, etnik ve mezhepsel ayrışmaların siyasal sistemin merkezine yerleşmesinin nasıl ağır sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir. Uzun yıllar süren iç çatışmalar, bu tür politikaların ne denli tehlikeli olabileceğinin somut bir göstergesidir.
“Terörsüz Türkiye” hedefi, elbette herkesin ortak temennisidir. Ancak bu hedefe ulaşmak için izlenen yolun, toplumu ayrıştıran değil birleştiren bir dil üzerine kurulması gerekir. Aksi halde, iyi niyetle atılan adımlar dahi beklenmedik sonuçlar doğurabilir.
Sonuç olarak; etnik kimlikler bireylerin özgür alanında kalmalı, devletin temel yaklaşımı ise ortak vatandaşlık bilinci üzerine inşa edilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği ve bütünlüğü, bu hassas dengenin korunmasına bağlıdır.
Siyasetin görevi; ayrıştırmak değil, bir arada tutmaktır.
Gökhan Aslı
