Bazı konular vardır ki, üzerinden yıllar geçse de ağırlığı azalmaz. Aksine, her yeni tartışmada yeniden kanar, yeniden hatırlatır kendini. Türkiye için “terör” meselesi tam da böyledir. Sadece bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir hafıza, bir vicdan ve bir duruş meselesidir.
Bugün kamuoyunda tartışılan mesele ise basit bir söylem krizi değildir. On binlerce insanın ölümünden sorumlu olan hakkında kullanılan “barış güvercini”, “bilge”, “filozof” gibi ifadeler; sadece bir görüş farklılığı değil, toplumsal hafızaya karşı açık bir meydan okumadır.
Çünkü bu ülkenin hafızasında acı vardır.
Şehit cenazelerinde yükselen feryatlar vardır.
Yarım kalan hayatlar, yetim kalan çocuklar, evlat acısıyla yaşayan anneler vardır.
Ve bu hafıza, kelimelerle silinmez.
Peki asıl mesele nerede başlıyor?
Asıl mesele, bu tür ifadeler karşısında nasıl bir duruş sergilendiğidir.
Yıllarca milliyetçi söylemin en sert temsilcilerinden biri olarak bilinen , bugün bu tartışmalar karşısında “kurumsal kimlik” gibi yuvarlak bir kavramın arkasına sığınıyorsa, burada ciddi bir sorgulama yapılması gerekir.
“Kurumsal kimlik” nedir?
Bir partinin logosu mu?
Tabelası mı?
Yoksa seçim dönemlerinde kullanılan sloganlar mı?
Hayır.
Kurumsal kimlik; bir partinin geçmişte söyledikleriyle bugün yaptıkları arasındaki tutarlılıktır.
Kurumsal kimlik; zor zamanlarda gösterilen refleks, kritik anlarda alınan tavırdır.
Kurumsal kimlik; en önemlisi, tabanına verdiği sözlere sadık kalmaktır.
Eğer bugün gelinen noktada, dün en sert ifadelerle eleştirilen bir figür hakkında kullanılan övgü dolu sözler karşısında net bir duruş sergilenemiyorsa, burada bir “iletişim sorunu” yoktur. Burada bir “duruş sorunu” vardır.
Toplumun en büyük yanılgısı şudur:
Siyasetin her şeyi unutturabileceğini sanmak.
Oysa bu millet unutmaz.
Belki susar…
Belki bekler…
Ama unutmaz.
Sokaktaki insan için mesele çok nettir:
Dün ne söyledin, bugün ne yapıyorsun?
Bu kadar basit.
“Kurumsal kimlik” diyerek bu çelişkiyi perdelemeye çalışmak, aslında daha büyük bir güven kaybına yol açar. Çünkü insanlar artık söylenen sözlerden çok, gösterilen tavra bakıyor.
Ve o tavır, her şeyden daha fazla şey anlatıyor.
Burada bir başka tehlikeli alan daha var:
Kavramların içinin boşaltılması.
Eğer “barış” kavramı, toplumun gözünde büyük acılara neden olmuş bir isimle yan yana getiriliyorsa, o zaman “barış” kelimesi de anlamını yitirir.
Eğer “bilgelik”, şiddetle anılan bir geçmişi görmezden gelerek dağıtılan bir sıfata dönüşüyorsa, o zaman bilgelik de sıradanlaşır.
Siyasetin en büyük sorumluluğu, kavramları korumaktır. Çünkü kavramlar çökerse, geriye sadece güç mücadelesi kalır.
Bugün yapılması gereken şey çok açık ve nettir:
Ne düşünüldüğü açıkça söylenmeli.
Hangi noktada durulduğu net bir şekilde ortaya konulmalı.
Ve en önemlisi, toplumun hafızası hafife alınmamalıdır.
Çünkü bu mesele, bir partinin iç meselesi değildir.
Bu mesele, bir milletin vicdan meselesidir.
Son söz şu:
“Kurumsal kimlik” bir kalkan değildir.
Bir sığınak hiç değildir.
Kurumsal kimlik; ya omuzlanır ya da kaybedilir.
Ve eğer bir gün kaybedilirse, onu yeniden inşa etmek, yıllar değil; nesiller alır.
Gökhan Aslı saygılarımla
