Bir ülkenin adalet terazisi, en çok da güçlülerin karşısında sınanır.
Ve ne acıdır ki biz, o terazinin her geçen gün biraz daha eğildiğine şahit oluyoruz…
Daha dün gibi…
İstanbul’un en işlek noktalarından biri olan İstiklal Caddesi’nde bir olay yaşandı.
Bir araç ters yönde ilerliyor. Polis görevini yapıyor, aracı durduruyor.
Her şey olması gerektiği gibi ilerlerken bir cümle bütün düzeni altüst ediyor:
“Ben kimim biliyor musun? Emniyet müdürünün oğluyum…”
O an mesele trafik kuralı olmaktan çıkıyor.
O an mesele hukuk olmaktan çıkıyor.
O an mesele, bu ülkede kimin gerçekten eşit olduğu sorusuna dönüşüyor…
Ve sonra ne oluyor?
İşlem yapılması gerekirken, görevini yapanlar değil; sistem içinde dengeler değişiyor.
Görev değişiklikleri, merkeze almalar, sessiz sedasız yapılan hamleler…
Bugün bakıyoruz…
Bir başkasının oğlu okul basıyor,
Bir diğerinin adı cinayet dosyasında geçiyor…
Bu nasıl bir çürümedir?
Bu nasıl bir dokunulmazlık hissidir?
Devlet dediğimiz yapı; kişilere, soyadlara, makamlara göre eğilip bükülürse, geriye ne kalır?
Adalet mi kalır?
Güven mi kalır?
Bu millet size güvendi.
Yetki verdi.
Sorumluluk yükledi.
Ama görünen o ki bazıları yetkiyi bir sorumluluk değil, bir ayrıcalık zırhı olarak görüyor.
Oysa devlet terbiyesi şunu gerektirir:
En üst makamın yakını bile olsa, hukuk karşısında en önde hesap verir.
Çünkü gerçek güç; ayrıcalıkta değil, adaletin herkese eşit uygulanmasındadır.
Bugün sokaktaki vatandaş şunu soruyor:
“Benim çocuğum yapsa ne olurdu?”
Cevabı hepimiz biliyoruz…
İşte asıl yara da burada başlıyor.
Adalet; güçlüye göre eğilip zayıfa göre sertleşirse, o artık adalet değildir.
O sadece gücün maskesidir.
Buradan açıkça söylüyorum:
Bu milletin sabrı da vardır, feraseti de…
Ama en önemlisi hafızası vardır.
Kim hukuku ayakta tutar, kim eğip büker…
Günü geldiğinde herkes bunun hesabını verir.
Efendiler…
Ne oluyor?
Bu ülke sahipsiz değil.
Ama adalet sahipsiz kalırsa, işte o zaman asıl felaket başlar.
Biraz vicdan…
Biraz adalet…
Biraz da eşitlik…
Mehmet Açık
