Bazı görüntüler vardır; yalnızca bir görüntü değildir. Bir toplumun hafızasına, acılarına ve vicdanına dokunur. Hele ki o görüntüler, yıllarca terörün acısını yaşamış bir ülkede ortaya çıkıyorsa, toplumun neden tepki gösterdiğini anlamak hiç de zor değildir.
15 Ağustos 1984…
Türkiye’nin yakın tarihinde kara bir dönemin başlangıcı olarak hafızalara kazınan tarih. PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerinde gerçekleştirdiği silahlı saldırılarla başlayan süreç, yıllar boyunca asker, polis, korucu ve sivil binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.
Aradan geçen bunca yılın ardından bugün bazı illerde bu tarihin çeşitli gruplarca sloganlar ve havai fişeklerle anıldığı görüntülerin sosyal medyaya yansıması, doğal olarak ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor.
İşte tam burada insanın aklına şu soru geliyor:
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Bir taraftan terörsüz Türkiye hedefinden, toplumsal barıştan ve yeni bir sayfadan söz edeceğiz; diğer taraftan şiddetin ve terörün tarihine gönderme yapan görüntüler karşısında sessiz kalacağız.
Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir toplumda demokratik hakların, ifade özgürlüğünün ve barışçıl gösterilerin korunması demokratik hukuk devletinin gereğidir. Ancak şiddeti, terörü veya silahlı örgütleri öven eylemler başka bir kategoridedir. Hukuk devleti tam da bu noktada devreye girmelidir.
Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir. Kim suç işlememişse de sırf düşüncesi, kimliği veya bulunduğu bölge nedeniyle hedef gösterilmemelidir.
Çünkü toplumsal barış; öfkeyi büyüterek değil, adalet duygusunu güçlendirerek kurulabilir.
Mardin de bizimdir, Mersin de bizimdir.
Doğu da bizimdir, Akdeniz de bizimdir.
Bu ülkenin her şehrinde yaşayan vatandaşlarımızın güven içinde yaşama hakkı vardır. Hiç kimsenin terör örgütlerinin propagandasına maruz bırakılmaması gerekir. Aynı şekilde hiçbir vatandaşımızın da topluca suçlu ilan edilmesine izin verilmemelidir.
Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, yeni kamplaşmalar değil; hukuk, adalet ve sağduyudur.
Terörün acısını unutmamak başka, geçmişin acılarını geleceğin düşmanlıklarına dönüştürmek başkadır.
Biz geçmişi unutmayacağız.
Ama geçmişin acılarından geleceğin barışını inşa etmeyi de bilmeliyiz.
Devletin görevi nettir: Güvenliği sağlamak, teröre ve şiddete karşı hukuk içinde mücadele etmek ve vatandaşlarının tamamına eşit mesafede durmak.
Siyasetin görevi ise sokaktaki gerilimi artırmak değil, toplumun ortak geleceğini güçlendirmektir.
Medyanın görevi de görüntüleri servis edip öfkeyi büyütmek yerine, olayların gerçekliğini araştırmak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmektir.
Çünkü provokasyonların en büyük yakıtı cehalet ve öfkedir.
Bugün bize düşen, birbirimize düşmek değil; teröre, şiddete ve hukuksuzluğa karşı ortak bir demokratik irade ortaya koymaktır.
Ne terörü meşrulaştıran sloganlara izin verelim ne de terörle mücadele bahanesiyle masum insanları hedef haline getirelim.
Türkiye artık acıların değil, ortak geleceğin konuşulduğu bir ülke olmak zorundadır.
Ve bunun yolu bellidir:
Adalet. Hukuk. Liyakat. Sağduyu.
Gerisi gerçekten de…
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Halkın Sesi
