Türkiye’de ekonomi konuşulurken en sık duyduğumuz kelimelerden biri yine gündemde: yapılandırma.
Vergi ve prim borçlarının yeniden düzenlenmesi talebi artık sadece esnafın, sanayicinin ya da çiftçinin değil; siyasetçilerin de açıkça dillendirdiği bir ihtiyaç haline geldi.
Dikkat çekici olan şu: Bu talep yalnızca muhalefetten gelmiyor. Sahada vatandaşla birebir temas eden iktidar milletvekilleri de aynı tabloyu görüyor. İşletmeler borcunu inkâr etmiyor, ödemek istiyor… ama ödeyemiyor.
Sebep belli: yüksek enflasyon.
Bugün birçok işletme kâr ediyor gibi görünse de aslında nakit akışı yönetemiyor.
Ciro artıyor ama alım gücü düşüyor.
Fiyat yükseliyor ama tahsilat gecikiyor.
Vergi ise zamanında ve eksiksiz isteniyor.
Tam da bu noktada yapılandırma talebi ortaya çıkıyor.
Ancak burada önemli bir vicdani tartışma var:
Vergisini gününde ödeyen ne olacak?
Her yapılandırma döneminde aynı soru soruluyor.
Borcu olan rahatlıyor, olmayan kendini cezalandırılmış hissediyor.
Devlet tahsilatını artırıyor ama vergi ahlakı zedeleniyor.
O halde mesele sadece “af çıkarılsın mı çıkarılmasın mı” değil.
Asıl mesele şu:
Biz ekonomik sistemi kriz yönetimi üzerine mi kuruyoruz, yoksa sürdürülebilirlik üzerine mi?
Eğer yapılandırma her birkaç yılda bir kaçınılmaz hale geliyorsa ortada bireysel değil, sistemsel bir sorun vardır.
Çünkü vergi kaçıran ile ödeyemeyen aynı değildir.
Bugün sahadan gelen ses aslında çok net:
Kimse vergi silinmesini istemiyor, sadece nefes almak istiyor.
Devlet açısından da gerçekçi bir tablo var. Tahsil edilemeyen borç, kâğıt üzerindeki rakamdan ibarettir. Ekonomi sıkıştığında sert tahsilat değil, yönetilebilir ödeme planı daha fazla gelir sağlar.
Ama unutulmaması gereken bir denge var:
Yapılandırma geçici çözüm, kalıcı sistem değildir.
Sürekli tekrarlanan aflar ekonomiyi değil beklentiyi yönetir.
Vatandaş “nasıl olsa çıkar” diye bekler, düzen bozulur.
Bu yüzden belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Borçları neden sürekli yapılandırıyoruz?
Cevap netleşmeden çıkarılan her yeni düzenleme, çözüm değil erteleme olacaktır.
Ekonomi güvenle, güven ise öngörülebilirlikle büyür.
Adalet duygusu zedelenirse maliye kazanır gibi görünür ama toplum kaybeder.
