Türkiye’nin yakın tarihinde iki kritik dönüm noktası vardır: 1934’te Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi ve 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması. Kamuoyunda zaman zaman bu iki olay arasında stratejik bir bağ kurulur. Peki mesele nedir? Gerçek nerede başlar, yorum nerede devreye girer?
Lozan’ın Mirası ve Boğazlar Meselesi
Lozan Antlaşması ile Türkiye uluslararası meşruiyetini kazanmış, İstanbul resmen Türkiye toprağı olmuştur. Ancak Boğazlar bölgesi askerden arındırılmış ve uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılmıştır.
Burada kritik nokta şudur:
İstanbul Türkiye’nin egemenliği altındaydı. Fakat Boğazların askerî statüsü sınırlıydı. Yani egemenlik vardı; askerî tasarruf yetkisi eksikti.
Cumhuriyet yönetiminin asıl hedefi bu eksikliği gidermekti.
Değişen Dünya Dengeleri
1930’lu yıllarda Avrupa’da rüzgâr sert esmeye başlamıştı. Adolf Hitler Almanya’da iktidara gelmiş, silahlanma başlamıştı. Faşist İtalya Akdeniz’de yayılmacı politikalar izliyordu.
Mustafa Kemal Atatürk bu gelişmeleri dikkatle takip ediyor, Türkiye’yi savaş dışında tutacak ama güvenliğini sağlayacak bir denge politikası yürütüyordu.
Uluslararası konjonktür değişmişti. Artık Boğazların savunmasız bırakılması yalnız Türkiye için değil, Karadeniz’e kıyısı olan devletler için de riskliydi.
Ayasofya Kararı: Diplomatik Zemin mi?
1934’te Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi, Cumhuriyet’in laiklik anlayışının ve Batı ile diplomatik yakınlaşma arzusunun bir sembolü olarak görülür.
Bazı yorumlara göre bu adım, özellikle Ortodoks dünyasında olumlu bir hava oluşturmuş ve Türkiye’nin Boğazlar konusunda yürüteceği diplomatik girişimlere psikolojik zemin hazırlamıştır.
Ancak tarihsel belgeler Ayasofya kararının Montrö görüşmelerinin resmi bir şartı veya pazarlık unsuru olduğunu göstermemektedir. Bu bağlantı daha çok siyasi ve stratejik yorum niteliğindedir.
Montrö: Askerî Egemenliğin Geri Dönüşü
1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile:
Türkiye Boğazlar üzerinde tam askerî egemenlik hakkını geri aldı.
Boğazları silahlandırma yetkisi kazandı.
Uluslararası komisyon kaldırıldı.
Bu, diplomasi yoluyla elde edilmiş büyük bir kazanımdır. Türkiye, değişen Avrupa güvenlik dengelerini lehine çevirmeyi başarmıştır.
Montrö bir fetihtir — ama askeri değil, diplomatik bir fetih.
Bir kurşun atmadan kazanılmış bir egemenlik hamlesidir.
Efsane mi, Strateji mi?
“Ayasofya müze yapıldı, Ortodokslar memnun edildi, Montrö böyle geçti” söylemi güçlü bir anlatıdır. Fakat tarih, romantik kurgudan çok daha karmaşıktır. Montrö’nün başarısı esasen Avrupa’daki güvenlik krizinin Türkiye’nin tezini güçlendirmesiyle mümkün olmuştur.
Ayasofya kararı ile Montrö arasında doğrudan kanıtlanmış bir bağ yoktur.
Ancak aynı dönemin diplomatik ikliminde alınmış iki stratejik adımdır.
Son Söz
Gerçek zafer hamasi sloganlarda değil, uluslararası hukuk metinlerinde yazılıdır.
Atatürk’ün başarısı; savaşmadan güç kazanmak, çatışmadan egemenlik sağlamaktır. Montrö bunun en somut örneğidir.
İstanbul’un askerî güvenliği diplomasiyle sağlanmıştır.
Aklın gücüyle, sabrın stratejisiyle.
Tarih, duyguyla değil belgeyle okunur.
Ama şu gerçeği teslim etmek gerekir:
Montrö, Cumhuriyet diplomasisinin en büyük başarılarından biridir.
Saygılarımla.
Haber / Ali Develi
