Gece…
Herkes uykuda.
Bir kasabanın ışıkları birer birer sönüyor. Elektrik yok. Telefon yok. Yardım isteyecek bir hat, sesini duyuracak bir mecra yok. Dış dünya susmuş, karanlık ağırlaşmış.
O karanlık 26 Şubat 1992 gecesi Hocalı’nın üzerine çöktü.
Dağlık Karabağ’ın o küçük kasabası günlerdir abluka altındaydı. İnsanlar açtı, soğuktu, çaresizdi. Ama yine de umut vardı; belki sabah olur, belki yardım gelir diye…
Sabah olmadı.
Silah sesleri geceyi yardı. Evler hedef alındı. İnsanlar panikle kapılara koştu. Kimi çocuğunu kucağına aldı, kimi annesini sırtladı. Tek bir amaç vardı: hayatta kalmak.
Dağlara doğru kaçtılar.
Ama dağlar da merhamet göstermedi. Dondurucu soğuk, kurşunlardan önce yakaladı bazılarını. Sivil insanlar, kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Savunmasız bir halk, bir gecede tarihin en ağır trajedilerinden birini yaşadı.
Resmi verilere göre yüzlerce insan hayatını kaybetti. Aileler tamamen yok oldu. Çocuklar yetim kalamadı… çünkü yaşayacak kimse bırakılmadı.

Hocalı sadece bir çatışma değil, insanlığın sınandığı bir gecedir.
O gece ölenler yalnız bedenler değildi.
Vicdanlar da sustu.
Dünya uzun süre bakmamayı tercih etti.
Bugün üzerinden yıllar geçti. Acı hâlâ taze. Çünkü bazı yaralar zamanla kapanmaz; hatırladıkça kanar.
Hocalı bir coğrafya adı değildir artık.
Bir hafızadır.
Bir çığlıktır.
Bir sorumluluktur.
Unutmak kolaydır.
Unutturmak isteyenler her zaman olacaktır.
Ama biz hatırlamak zorundayız.
Çünkü hafıza, adaletin ilk adımıdır.
Hocalı’yı unutma.
Unutturma.
