Dünya, İran ile İsrail arasında giderek tırmanan gerilimin yüksek sesine kilitlenmiş durumda. Televizyon ekranları, sosyal medya akışları ve uluslararası ajanslar; füzeleri, hava savunma sistemlerini ve karşılıklı tehditleri manşetlere taşıyor. Ancak bu gürültünün ardında, çok daha sessiz, çok daha derin ve uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek bir süreç işliyor.
Gözler İran-İsrail hattına çevrilmişken, İsrail’in Lübnan’ın güneydoğusuna yönelik saldırıları adeta gölgede kalıyor. Oysa sahada yaşananlar, sıradan bir sınır çatışması ya da anlık bir askeri refleks değil. Aksine, planlı, aşamalı ve stratejik bir ilerleyişin izlerini taşıyor.
İsrail’in özellikle Litani Nehri çevresini hedef alan saldırıları, bu stratejinin en kritik parçalarından biri. Köprülerin, ulaşım hatlarının ve altyapının sistematik şekilde vurulması, yalnızca askeri hareket kabiliyetini sınırlamaya yönelik değil; aynı zamanda bölgeyi izole ederek fiili bir sınır hattı oluşturma çabasını da gözler önüne seriyor.
Nitekim İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in sözleri bu niyetin artık saklanmadığını açıkça ortaya koyuyor:
“Litani Nehri, İsrail ile Lübnan arasında sınır olmalı.”
Bu ifade, diplomatik bir temenniden öte; sahada yürütülen askeri operasyonların siyasi hedefini açıkça tanımlayan bir yaklaşım. Daha da çarpıcı olan ise şu sözler:
“Gazze’nin yüzde 55’ini nasıl kontrol ediyorsak, aynısını Lübnan’da da yapmalıyız.”
Bu cümleler, meselenin yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamayacağını net biçimde ortaya koyuyor. Burada söz konusu olan, bir bölgeyi denetim altına alma, kontrol etme ve uzun vadede yeniden şekillendirme iradesidir.
İnsani tablo ise her geçen gün daha ağırlaşıyor.
2 Mart’tan bu yana Lübnan’da yaşananlar, modern çağın en sessiz insani krizlerinden birine dönüşmüş durumda. Binlerce insan hayatını kaybetti, on binlercesi yaralandı. Yaklaşık bir milyon insan evini terk etmek zorunda kaldı. Bu sadece rakamlardan ibaret bir tablo değil; parçalanan hayatlar, dağılan aileler ve yok olan şehirler demek.
Bombardımanların hedef aldığı yerler incelendiğinde ise durum daha da vahim bir hal alıyor. Elektrik altyapıları, su kaynakları, yollar ve köprüler… Yani bir ülkenin yaşam damarları sistematik biçimde devre dışı bırakılıyor. Bu, sadece bugünü değil, geleceği de hedef alan bir yıkım stratejisidir.
Uluslararası kamuoyu ise büyük ölçüde sessiz.
Açıklamalar var, ancak etkisiz. Tepkiler var, ancak yetersiz. Küresel güçler, diplomatik denge hesapları içinde bu tabloyu izlemekle yetiniyor. İnsan hakları, uluslararası hukuk ve sivillerin korunması gibi kavramlar, sahadaki gerçeklik karşısında giderek daha fazla anlamını yitiriyor.
Bu noktada akıllara kaçınılmaz bir soru geliyor:
Dünya gerçekten görmüyor mu, yoksa görmezden mi geliyor?
Belki de içinde bulunduğumuz süreç, tarihin en büyük algı yönlendirmelerinden birine sahne oluyor. İran ile yaşanan gerilim, tüm dikkatleri üzerine çekerken, Lübnan’da yürütülen operasyonlar arka planda daha az sorgulanır hale geliyor.
Bir başka deyişle; gözler bir cepheye kilitlenirken, diğer cephede tarih yazılıyor.
Eğer İran-İsrail gerilimi bu kadar yoğun yaşanmasaydı, Lübnan’daki bu askeri hareketlilik aynı sessizlikle mi karşılanırdı?
Yoksa bugün çok daha yüksek sesle tartışılan bir uluslararası kriz mi olurdu?
Savaşın doğası değişiyor.
Artık sadece cephelerde kazanılan zaferler yok. Algı yönetimi, gündem belirleme ve dikkat dağıtma da savaşın bir parçası haline gelmiş durumda. Yüksek sesli çatışmalar, sessiz ilerleyen stratejileri perdeleyebiliyor.
Ve belki de en tehlikelisi bu.
Çünkü savaşın sesi ne kadar yüksek olursa olsun, asıl belirleyici olan çoğu zaman sessiz ilerleyen adımlardır.
Bugün Lübnan’da yaşananlar, sadece bir ülkenin değil; uluslararası sistemin, hukukun ve insanlığın da sınandığı bir süreçtir.
Ve tarih, çoğu zaman sadece yapılanları değil, yapılmayanları da yazar.
Sessizlik de bir tercihtir.
Ve bazen en ağır sonuçları doğuran da işte o sessizliktir.
Dış Haberler Servisi Müdürü:Belgin Uyar Açık
