Tamam…
Ölmek için doğuyoruz.
Hayatın değişmez gerçeği bu. Hepimiz biliyoruz.
Ama başka bir gerçekle yüzleşmeye cesaretimiz var mı?
Biz artık yaşamadan ölüyoruz.
Bir çocuk, oyuncağını bırakıp sığınağa koşuyorsa…
Bir anne, evladını okula değil toprağa uğurluyorsa…
Bir genç, gelecek planı yapmak yerine hayatta kalma hesabı yapıyorsa…
Burada “kader” demek kolaydır.
Ama bu kader değil.
Bu, insanlığın suskunluğudur.
Dünya hiç olmadığı kadar güçlü.
Teknoloji baş döndürüyor.
İletişim sınırsız.
Ama merhamet?
Merhamet zayıf.
Vicdan yorgun.
Kadın hakları konuşuluyor.
Çocuk hakları anlatılıyor.
8 Mart’ta mesajlar paylaşılıyor.
Ama bombalar düştüğünde aynı sesler duyulmuyor.
Demek ki bazı haklar, sadece uygun zamanlarda hatırlanıyor.
Demek ki bazı hayatlar, diğerlerinden daha az kıymetli görülüyor. Yaşamak sadece nefes almak değildir.
Yaşamak; güvenle uyuyabilmektir.
Yaşamak; korkmadan gülmektir.
Yaşamak; yarına dair umut taşıyabilmektir.
Bugün milyonlarca insan için hayat, başlamadan bitiyor.
İstatistiklere dönüşüyorlar.
Alt yazılarda birkaç saniye görünüp kayboluyorlar.
Yanlış giden bir şeyler var.
Hem de çok yanlış.
Belki de sorun ölüm değil.
Sorun, yaşamın değersizleşmesi.
En tehlikelisi de ne biliyor musunuz?
Alışıyoruz.
Her yeni habere biraz daha az üzülüyoruz.
Her yeni acıya biraz daha az tepki veriyoruz.
İnsanlık, işte tam da burada ölüyor.
Ölmek için doğuyor olabiliriz.
Ama yaşamadan ölmek zorunda değiliz.
Soru şu:
Bu sessizliğe ortak olmaya devam mı edeceğiz,
Yoksa gerçekten yaşamayı mı seçeceğiz?
