Hülya Ustura
İnsan hayatı boyunca en çok “eksik” kelimesiyle sınanır. Bir şeylerin eksik olduğunu düşünür, tamamlanmayı bekler, bir gün o boşluğun dolacağını umar. Daha iyi bir hayat, daha fazla huzur, daha güçlü ilişkiler, daha büyük başarılar… Liste uzar gider. Ama çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Aradığımız şey dışarıda değil, içeride şekillenen bir farkındalığın içindedir.
İnsan, kendi iç dünyasıyla yüzleşmeden dış dünyasında kalıcı bir denge kuramaz. Bu yüzden sürekli bir arayış hali içinde yaşar. Oysa bazı şeyler bulunmak için değil, fark edilmek için vardır. Ve çoğu zaman yanlış yerde arandığı için bulunamaz.
Eksiklik duygusu aslında bir yokluk değil, bir gelişim çağrısıdır. İnsan kendini yetersiz hissettiğinde hayat ona sessizce şunu söyler: “Burada büyümen gereken bir alan var.” Fakat biz çoğu zaman bu çağrıyı bir eksiklik hükmü gibi algılarız. Oysa her eksiklik hissi, içinde gizli bir potansiyelin kapısını aralar.
Bir insanın hayatı bir bahçeye benzer. Bakımsız bir bahçede en değerli tohumlar bile yeşermez. Ama emek verilen, sabırla işlenen, sevgiyle sulanan bir bahçe zamanla kendi doğasını bulur. İnsan da kendi iç dünyasını böyle işler. Düşüncelerini, duygularını ve alışkanlıklarını dönüştürdükçe, dış dünyası da buna eşlik eder.
Mutluluk çoğu zaman varılacak bir yer gibi anlatılır. Oysa mutluluk, inşa edilen bir haldir. Sevgi de böyledir, huzur da, başarı da… Hepsi önce insanın içinde başlar. İçeride kurulmayan hiçbir şey, dışarıda kalıcı olamaz.
Belki de en büyük yanılgımız, eksik olduğumuzu düşündüğümüz her şeyi dışarıdan tamamlamaya çalışmamızdır. Oysa insan; iyileşmeden önce bütünlüğü, zenginleşmeden önce bolluğu, sevilmeden önce sevgiyi kendi içinde öğrenir.
Ve hayatın en sade gerçeği şudur: Sen kendi bahçeni güzelleştirdiğinde, hayat sana zaten uygun olanı getirir. Kelebekler, doğru çiçekleri bulan doğanın doğal sonucudur.
