Her sabah yeni bir güne umutla başlamak isterken, ne yazık ki haber bültenlerinden yükselen acı haberlerle karşılaşıyoruz. Bir sokak ortasında silahlı saldırı, bir iş yerinde çıkan çatışma, aile içi şiddet, genç yaşta toprağa düşen canlar…
Artık gün geçmiyor ki ülkemizin herhangi bir köşesinden bir silahlı saldırı haberi gelmesin.
Peki ne oldu bize?
Ne zaman bu kadar öfkeli olduk?
Ne zaman konuşmayı bırakıp silaha sarılmayı tercih eder hale geldik?
Ne zaman insan hayatı bu kadar değersizleşti?
Bu soruların cevabını sadece emniyet raporlarında, mahkeme dosyalarında veya istatistiklerde aramak yeterli değildir. Çünkü yaşananlar yalnızca bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda toplumsal bir yaradır.
Toplumlar aynaya baktığında kendilerini görürler. Bugün ülke olarak aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara bizleri derinden düşündürmelidir.
Ekonomik sıkıntılarla mücadele eden aileler…
Gelecek kaygısı yaşayan gençler…
İşsizlikle boğuşan insanlar…
Adalete olan güvenini sorgulayan vatandaşlar…
Sosyal medyada her gün büyüyen nefret dili…
Ve giderek yalnızlaşan bireyler…
Bütün bunlar toplumsal huzuru zedeleyen unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eskiden mahallelerimiz vardı.
Kapılar kilitlenmeden uyunurdu.
Komşular birbirinin çocuğunu kendi evladı gibi korurdu.
Bir büyüğün sözü tartışılmaz, bir küçüğün hatası ise sevgiyle düzeltilirdi.
Bugün ise apartmanlarda yan yana yaşayan insanlar birbirlerini tanımıyor.
Aynı sokakta yıllardır yaşayan komşular birbirlerine selam vermiyor.
İnsanlar kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor.
Yalnızlaşan insan ise zamanla öfkesine, korkularına ve karanlık düşüncelerine teslim olabiliyor.
Şiddetin beslendiği en önemli kaynaklardan biri de budur.
Bir diğer mesele ise sosyal medya ve dijital dünyanın oluşturduğu yeni kültürdür.
Bugün gençler ekranlarda gördükleri birçok olumsuz davranışı normal kabul etmeye başlamıştır.
Hakaret sıradanlaşmış, tehdit günlük dilin bir parçası haline gelmiş, şiddet görüntüleri ise milyonlarca kez paylaşılır olmuştur.
Oysa şiddetin sürekli görünür hale gelmesi, zamanla insanların buna karşı duyarlılığını azaltmaktadır.
Toplum olarak en büyük tehlikelerden biri de budur.
Bir cinayet haberi duyuyoruz.
Üzülüyoruz.
Ertesi gün başka bir haber geliyor.
Sonra bir başkası…
Bir süre sonra yaşanan acılar sıradanlaşmaya başlıyor.
İşte asıl alarm verilmesi gereken nokta burasıdır.
Çünkü bir toplum acılara alışmaya başladığında, vicdanını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Elbette devletimiz suç ve suçlularla mücadelede önemli çalışmalar yürütmektedir. Emniyet güçlerimiz gece gündüz demeden görev yapmaktadır. Adalet teşkilatımız suçluların cezalandırılması için yoğun çaba göstermektedir.
Ancak mesele yalnızca suç işlendikten sonra müdahale etmek değildir.
Asıl başarı suçun hiç işlenmemesini sağlamaktır.
Bunun yolu ise güçlü aile yapısından geçer.
Sağlam eğitim sisteminden geçer.
Manevi değerlerden geçer.
Toplumsal dayanışmadan geçer.
Çocuklarımıza sadece matematik, fizik veya yabancı dil öğretmek yeterli değildir.
Onlara vicdanı öğretmeliyiz.
Merhameti öğretmeliyiz.
Empatiyi öğretmeliyiz.
İnsan hayatının kutsallığını öğretmeliyiz.
Çünkü vicdanın olmadığı yerde kanunlar tek başına yeterli olamaz.
Bugün ülkemizin ihtiyacı olan şey daha fazla öfke değil, daha fazla sağduyudur.
Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla birliktir.
Daha fazla nefret değil, daha fazla sevgidir.
Bu topraklar bin yıldır kardeşliğin, dayanışmanın ve fedakârlığın vatanı olmuştur.
Çanakkale’de omuz omuza şehit olanların torunları olarak birbirimize düşman olamayız.
Bu milletin mayasında kin değil, merhamet vardır.
Bu milletin karakterinde ayrışma değil, birlik vardır.
Bu nedenle hep birlikte yeniden birbirimizi dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Fikirlerimiz farklı olabilir.
Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir.
Yaşam tarzlarımız farklı olabilir.
Ama hepimiz aynı bayrağın altında yaşayan, aynı geleceği paylaşan büyük bir milletin evlatlarıyız.
Güzel ülkemizin sokaklarında korkunun değil huzurun, silah seslerinin değil çocuk kahkahalarının yankılanmasını istiyoruz.
Annelerin gözyaşı dökmediği, gençlerin hayallerinin yarım kalmadığı, insanların birbirine güven duyduğu bir Türkiye özlemi taşıyoruz.
Bu özlemi gerçeğe dönüştürmek ise hepimizin sorumluluğudur.
Çünkü bu ülke hepimizin evidir.
Ve hiçbir ev, içinde yaşayan insanlar birbirine sahip çıkmadan ayakta kalamaz.
Allah güzel ülkemizi her türlü fitneden, şiddetten ve kardeş kavgasından korusun.
Birliğimizi, beraberliğimizi ve huzurumuzu daim eylesin.
Mehmet Açık
Gazeteci – Yazar
