Avrupa sokaklarında yükselen öfke, Türkiye’de derinleşen geçim derdi… Peki siyaset halkın sesini ne kadar duyuyor ?
Bir düşünün…
Sabah uyanıyorsunuz, işe gitmek için hazırlanıyorsunuz. Daha gün başlamadan aklınızda hesaplar var: Kira nasıl ödenecek? Mutfak masrafı nasıl karşılanacak? Elektrik, su, doğal gaz faturaları nasıl kapatılacak? Çocuğun okul masrafı nereden bulunacak?
Ayın başında alınan maaş, ayın ortasını göremiyor. Emeklinin hesabı pazarda şaşıyor, asgari ücretlinin hesabı markette bozuluyor. Gençler gelecek hayali kurmak yerine barınacak yer arıyor.
Sonra dönüp dünyaya bakıyoruz…
Avrupa’da da insanlar sokaklarda! Fransa’dan Portekiz’e, Belçika’dan İtalya’ya uzanan gösterilerde hayat pahalılığı, düşük ücretler, konut krizi ve kamu hizmetlerindeki sorunlar gündeme geliyor. 17 Ekim 2026’da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde düzenlenen gösteriler, geçim sıkıntısının artık yalnızca bir ülkenin değil, geniş bir coğrafyanın meselesi olduğunu gösteriyor.
Peki bu öfke nerede duracak?
Bu sorunun cevabını yalnızca güvenlik önlemlerinde, siyasi açıklamalarda veya seçim meydanlarında aramak yeterli mi?
Bence asıl mesele, insanların neden geçinemediğini anlamakta!
AVRUPA SOKAKLARINDA NE OLUYOR?
Fransa’da başlayan ve başka Avrupa ülkelerinde de karşılık bulan gösterilerin arkasında farklı nedenler var. Öğrenciler eğitim koşullarını, çalışanlar ücretlerini, kiracılar barınma sorununu, emekliler ise geçim şartlarını gündeme taşıyor.
Herkesin talebi aynı değil. Her gösteri aynı hareketin parçası da değil. Ancak ortak bir soru giderek daha fazla insanın dilinde:
İnsan çalıştığı hâlde neden insanca yaşayamıyor?
Avrupa Birliği’nde gıda ve alkolsüz içecek fiyatlarının Ağustos 2021 ile Ağustos 2026 arasında yüzde 34 artması, temel ihtiyaçların aile bütçesi üzerindeki baskısını ortaya koyuyor. Üstelik enflasyonun yavaşlaması, fiyatların eski seviyelerine döndüğü anlamına gelmiyor.
Yani mesele yalnızca fiyatların ne kadar arttığı değil; alınan ücretin o fiyatlara yetişip yetişemediği.
Sokağa çıkan insanın öfkesi de tam burada başlıyor.
Elbette demokratik protesto hakkı ile şiddet birbirinden ayrılmalı. Kamu binalarına, iş yerlerine ve insanlara yönelik saldırılar hiçbir ekonomik gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Ancak şiddeti reddetmek, insanların geçim sorunlarını görmezden gelmek anlamına da gelmemeli.
Çünkü duyulmayan her ekonomik sorun, toplumda daha derin bir güvensizliğe dönüşebilir.
SOL PARTİLER HALKA NE SÖYLÜYOR?
Gelelim asıl sorulardan birine…
Avrupa’da ve Türkiye’de kendisini emekten, işçiden, dar gelirli vatandaştan yana tanımlayan sol partiler halka ne söylüyor?
Eşitlik, sosyal adalet, adil ücret, kamusal hizmet, barınma hakkı ve gelir dağılımında adalet…
Bunlar sol siyasetin geleneksel başlıkları. Avrupa’daki son gösterilerde de sendikalar ve konut hakkı savunucuları daha yüksek ücret, daha güçlü sosyal hizmetler ve erişilebilir konut talep ediyor.
Türkiye’de de sol siyasetin gündeminde kira krizi ve hayat pahalılığı var. CHP, düşük gelirli vatandaşlara yönelik sosyal konut ve hane gelirine göre kira modellerini gündeme getirirken SOL Parti daha önceki açıklamalarında kira sınırlandırması, sosyal konut ve kiracıların korunması gibi öneriler sundu.
Demek ki mesele konuşulmuyor değil.
Ancak benim sormak istediğim şu:
Halkın yaşadığı sıkıntıyı dile getirmek başka, o sıkıntıyı azaltacak kalıcı çözümler üretmek başkadır.
Vatandaş yalnızca kendisini anlayan bir siyasetçi istemiyor. Kirasını ödeyebilmeyi, çocuğuna iyi bir gelecek sunabilmeyi, emekliliğinde insanca yaşamayı istiyor.
Siyasetin başarısı da yalnızca kürsüden söylenen sözlerle değil, hayatın içinde oluşturduğu değişimle ölçülmeli.
TÜRKİYE’DEKİ SOL, AVRUPA’DAKİ GÖSTERİLERİ NE KADAR TAKİP EDİYOR?
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor.
Türkiye’deki sol partilerin Avrupa’daki kira ve hayat pahalılığı gösterilerine bütünüyle ilgisiz olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak bu gelişmelerin ne kadar yakından takip edildiği, hangi partinin ne ölçüde dayanışma gösterdiği ve bu dayanışmanın somut bir programa dönüşüp dönüşmediği ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken konular.
Asıl soru şu: Avrupa’daki kiracının sorunu Türkiye’deki kiracının sorunundan ne kadar farklı?
Bir tarafta ev kirasını karşılayamayan Avrupalı genç, diğer tarafta kazancının büyük bölümünü barınmaya ayıran Türkiyeli çalışan…
Bir tarafta geçim derdindeki emekli, diğer tarafta pazardan filesini dolduramadan dönen emekli…
Ülkelerin ekonomik koşulları, ücret düzeyleri ve sosyal güvenlik sistemleri farklı olabilir. Ancak barınma ve temel ihtiyaçlara erişim, insan hayatının ortak meseleleridir.
O hâlde dayanışma yalnızca açıklama yapmakla sınırlı kalmamalı. Deneyim paylaşımı, ortak araştırmalar, sendikalar arası temaslar ve uygulanabilir sosyal politikalar da bu tartışmanın parçası olmalı.
Türkiye’deki siyasi hareketlerin kendi vatandaşlarının sorunlarına çözüm üretirken dünyadaki gelişmelerden ders çıkarması neden mümkün olmasın?
KİRA, MAAŞI YUTUYORSA ORADA BİR SORUN VARDIR
Bir ülkede çalışan insan maaşını aldığı gün önce kirayı, sonra faturaları, ardından mutfak masrafını hesaplıyorsa geriye kendisi için ne kalıyor?
Gençler yıllarca eğitim görüyor. Meslek sahibi oluyor. İş bulmak için mücadele ediyor. Fakat bağımsız bir hayat kurmak, bir ev tutmak, geleceğe güvenle bakmak giderek zorlaşıyorsa bu sorunu yalnızca bireysel tasarruf tavsiyeleriyle açıklayamayız.
Konut arzı, kiralık sosyal konutlar, ücret politikaları, vergi yükü, rekabet, üretim maliyetleri ve sosyal yardımlar birlikte ele alınmalı.
Dar gelirli aileler ve öğrenciler için erişilebilir konut seçenekleri oluşturulmalı. Ücretlerin temel ihtiyaçlar karşısındaki alım gücü düzenli olarak değerlendirilmeli. Emekliler ve çalışanlar için öngörülebilir, sürdürülebilir politikalar geliştirilmeli.
Bunlar bir siyasi partinin tek başına söyleyebileceği vaatler değil; finansmanı, uygulama takvimi ve denetimi açıklanması gereken somut hedeflerdir.
Çünkü vatandaş artık yalnızca vaat duymak istemiyor. Ne yapılacağını, ne zaman yapılacağını ve bunun kendi hayatına nasıl yansıyacağını bilmek istiyor.
SİYASETİN DUYMASI GEREKEN SES
İktidarlar da muhalefetler de aynı sorularla yüzleşmeli:
İnsanların alım gücünü artırmak için hangi adımlar atılıyor?
Konut ve kira sorununu hafifletmek için hangi kalıcı çözümler geliştiriliyor?
Emekliler, asgari ücretliler, öğrenciler ve dar gelirli aileler için açıklanan politikaların sonuçları nasıl ölçülüyor?
Ve en önemlisi…
Siyasi tartışmaların arasında geçim derdi yaşayan insanın sesi ne kadar duyuluyor?
Siyaset, vatandaşın hayatına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. İnsanlar yalnızca seçimden seçime hatırlanmak değil, her gün yaşadıkları sorunların çözümü için muhatap bulmak istiyor.
SON SÖZ: YAŞAM ZORLAŞTI, BENDEN SÖYLEMESİ!
Avrupa’da sokaklara çıkanların da Türkiye’de geçim hesabı yapanların da ortak bir beklentisi var: Daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir bir hayat.
Kimse lüks istemiyor diye bütün insanların aynı koşullarda yaşadığı söylenemez. Kimse zengin olmak zorunda da değil. Fakat çalışan bir insanın emeğiyle geçinebilmesi, emeklinin yıllarca verdiği emeğin karşılığını alabilmesi, gençlerin barınma ve gelecek kaygısıyla hayallerinden vazgeçmemesi çok temel beklentiler.
Siyasetin görevi, bu beklentileri sloganlara hapsetmek değil; gerçekçi politikalarla karşılık vermektir.
Fransa’da başlayan gösteriler nerede durur, Avrupa’nın başka ülkelerine nasıl yayılır, bunu zaman gösterecek. Ancak geçim sıkıntısının kendiliğinden ortadan kalkmayacağı açık.
İnsanların sesini duymak için sokakların dolmasını beklememek gerekiyor.
Çünkü hayat pahalılığı yalnızca ekonomik bir istatistik değildir. Her faturada, her pazar alışverişinde, her kira sözleşmesinde ve her ertelenen hayalde kendisini hissettiren bir yaşam meselesidir.
Yaşam zorlaştı dostlar… Benden söylemesi!
