Ambargolar ve kısıtlamalar nedeniyle İran, gelişmiş uçak ve gemi teknolojilerine erişemedi; kendi üretmek istediği savunma teknolojileri de uluslararası aktörler tarafından verilmedi. Ancak Tahran, bu engelleri fırsata çevirdi.
Uzun yıllardır füze teknolojisine yatırım yapan İran, bugün fiilen sahada bu yatırımın karşılığını alıyor. Modern savaş uçakları ve gemilere sahip olmamasına rağmen, kısa ve uzun menzilli füzelerle kritik hedefleri vurabiliyor; ABD üsleri ve İsrail stratejik noktaları İran’ın füze tehdidi altında. Bu durum, bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek nitelikte.
Analistler, İran’ın bu stratejisinin sadece askeri değil, psikolojik ve diplomatik etkilerinin de olduğunu belirtiyor. Birçok ülke, İran halkının dış saldırıya karşı sokağa dökülme ve devletine sahip çıkma refleksini de örnek alıyor. Bu açıdan Tahran, yalnızca askeri alanda değil, ulusal dayanışma ve direniş konusunda da model oluşturuyor.
ABD ve İsrail açısından durum farklı: Savaşın sürmesi, hem bütçelerine ciddi yükler bindiriyor hem de uluslararası itibarlarını zedeliyor. Bu nedenle Washington ve Tel Aviv’in savaşın kısa sürede bitmesini istediği görülüyor.
Uzmanlar, hak ve batılın savaşı olarak tanımlanan bu süreçte İran’ın hamlelerinin, haklı tarafın sahada güçlü duruşuna işaret ettiğini vurguluyor.
