Nihal Taş’ın Kaleminden
Modern dünya, insanın kendisini sorgulamasına, hatalarıyla yüzleşmesine ve kendi iç dünyasına dönmesine neden bu kadar tahammülsüz? Neden sürekli daha fazlasını istememizi, daha fazlasına sahip olmamızı ve başkalarıyla yarışmamızı öğütlüyor?
Çünkü kendini sorgulamayan insan, kolay yönlendirilir. Sürekli tüketen insan ise hiçbir zaman sahip olduklarıyla yetinmez.
Peki, bu yarışın sonu nereye varıyor?
İnsan, başkalarının hayatına baktıkça kendi hayatını küçümsemeye başlıyor. Başkasının başarısını kıskanıyor, sahip olduklarını yetersiz buluyor ve zamanla kendi değerini başkalarının sahip olduklarıyla ölçüyor.
Kıskandıkça eziliyor, ezildikçe başkalarını ezmek istiyor. Rekabet, gelişmenin bir aracı olmaktan çıkıp insanın ruhunu kemiren bir hırsa dönüşüyor.
Oysa insanın en büyük mücadelesi başkalarını geçmek değil, kendi nefsine yenilmemektir.
TÜKETİM ARTTIKÇA MUTLULUK NEDEN AZALIYOR?
Modern çağ, mutluluğu çoğu zaman sahip olmakla eş tutuyor. Daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha gösterişli bir hayat, daha fazla beğeni…
İnsan bir hedefe ulaştığında kısa süreliğine mutlu oluyor; ardından yeni bir eksiklik hissiyle yeniden yola çıkıyor. Çünkü tüketme arzusu, insanın içindeki boşluğu doldurmak yerine bazen o boşluğu daha da büyütüyor.
Bugün birçok insan, sahip olduklarını yaşamak yerine sahip olamadıklarının yasını tutuyor.
İnsan, başkalarına yetişmeye çalışırken kendisine geç kalıyor.
En acısı da bu yarışta neyi kaybettiğini fark edememesi: Huzurunu, sabrını, vicdanını ve kendisi olabilme özgürlüğünü…
TEDBİR VE TEVEKKÜL: UNUTULAN DENGE
İnsan, hayatın her alanında tedbir almalı; çalışmalı, çabalamalı ve sorumluluklarını yerine getirmelidir. Ancak bütün bunları yaparken her sonucu kontrol edebileceği yanılgısına da kapılmamalıdır.
İşte burada tedbir ve tevekkül arasındaki denge önem kazanır.
Tedbir, üzerine düşeni yapmaktır. Tevekkül ise elinden geleni yaptıktan sonra kontrolün dışında kalan sonuçlar karşısında teslimiyet ve sükûnet gösterebilmektir.
Bu denge kaybolduğunda her kayıp bir felakete, her başarısızlık bir değersizlik duygusuna dönüşebilir. İnsan, hayatın doğal iniş çıkışlarını kabullenmek yerine kendisini uçurumun kenarında hisseder.
Oysa kaybetmek, insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Bazen kaybetmek öğretir, bazen beklemek olgunlaştırır, bazen de vazgeçmek insanı özgürleştirir.
Her kapının açılmaması, yanlış kapının önünde beklediğimiz anlamına gelmeyebilir; bazen hayat bize başka bir yolun varlığını hatırlatır.
HIRSIN KÖRLEŞTİRDİĞİ VİCDAN
Hırs, ölçüsünü kaybettiğinde insanı sabırsızlaştırır. Amaca ulaşmayı her şeyin önüne koyan kişi, zamanla o amaca hangi yollarla ulaştığını önemsememeye başlayabilir.
Vicdanını susturur, başkalarının haklarını görmezden gelir ve başarı uğruna insanlığından ödün verir.
Oysa hangi makama ulaşırsa ulaşsın, hangi serveti elde ederse etsin, insanın içinde adalet duygusu yoksa kazandıkları onu gerçekten zenginleştirmez.
Her kazanç başarı değildir; her kayıp da yenilgi değildir.
Bazen insan en büyük zaferini, kazanmak uğruna her şeyini feda etmeyi reddettiğinde elde eder.
KENDİNE DÖNME CESARETİ
Modern dünyanın dayattığı yarıştan çıkmanın ilk adımı, insanın kendisine dürüstçe bakabilmesidir.
Neye ihtiyacımız var, neyi yalnızca başkalarında gördüğümüz için istiyoruz? Gerçekten mutlu muyuz, yoksa mutlu görünmek için mi çabalıyoruz? Hayallerimizin peşinden mi gidiyoruz, yoksa başkalarının beklentilerini mi yaşıyoruz?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, hayatımızın yönünü değiştirebilir.
Çünkü insan, kendisini eleştirebildiği ölçüde gelişir. Hatalarını kabul edebildiği ölçüde olgunlaşır. Başkasının başarısını kıskanmadan takdir edebildiği ölçüde özgürleşir.
Unutmayalım; hayat, herkesi geçmek zorunda olduğumuz bir yarış değildir. Her insanın yolu, zamanı ve sınavı farklıdır.
Sonuçta mesele, dünyada ne kadar şeye sahip olduğumuz değil; sahip olduklarımız uğruna kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizdir.
Daha çok tüketerek değil, daha çok anlayarak; daha çok yarışarak değil, daha çok paylaşarak; daha çok biriktirerek değil, daha çok anlam üreterek zenginleşebiliriz.
Çünkü insanı insan yapan, sahip olduklarının çokluğu değil; vicdanının derinliği, kalbinin temizliği ve başkalarının hayatına dokunabilme gücüdür.
Belki de artık dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce kendimize dönmeli ve şu soruyu sormalıyız: Bu hayatı gerçekten ben mi yaşıyorum, yoksa bana dayatılan hayatın peşinden mi koşuyorum?
