Sosyal medyada hızla yayılan “kişisel gelişim” dili, ilk bakışta iyileştirici, motive edici ve yol gösterici gibi sunuluyor. Ancak biraz derinlemesine bakıldığında bu söylemin, bireyi merkeze alırken sistemi görünmez kılan ince bir ideolojik çerçeveye sahip olduğu açıkça görülüyor.
Sürekli tekrar edilen “kendine dön”, “içine bak”, “sorumluluğu al” gibi ifadeler, insanı yaşadığı acının hem faili hem de tek muhatabı haline getiriyor. Böylece o acının ortaya çıktığı toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar tartışma dışı bırakılıyor. Bu durum bir eksiklik değil; aksine oldukça işlevsel bir tercihi yansıtıyor.
Çünkü birey, yaşadığı sorunların kaynağını yalnızca kendisinde aramaya başladığında, dış dünyaya yöneltebileceği eleştirel bakışı da kaybeder. İşsizlik, güvencesizlik, adaletsizlik ve liyakatsizlik gibi yapısal problemler; “yeterince istemedin”, “doğru düşünmedin” gibi bireysel kalıplarla açıklanarak adeta buharlaştırılır.
Bilim kisvesi altında ideolojik yönlendirme
Bu söylemin en dikkat çekici yönlerinden biri, kendisini “bilimsel gerçek” gibi sunmasıdır. “Psikoloji böyle söylüyor” ifadesiyle yapılan genellemeler, çoğu zaman bilimin değil, belirli bir bakış açısının ürünüdür.
Psikolojiyi toplumsal bağlamından koparmak, onu bir özgürleşme alanı olmaktan çıkarır; aksine bireyi mevcut düzene uyumlu hale getiren bir araca dönüştürür. Bu noktada “iyileştirme” iddiası taşıyan içerikler, aslında fark edilmeden bir tür uyumlulaştırma mekanizmasına dönüşür.
Karmaşık gerçekler, basit cümlelere indirgeniyor
Sosyal medyada üretilen içerikler, insanın çok katmanlı deneyimini birkaç motivasyon cümlesine indirger.
Acı bir “bakış açısı sorunu”, travma bir “düşünce hatası”, yoksulluk ise “konfor alanından çıkamamak” olarak sunulur.
Oysa bu indirgeme yalnızca yüzeysellik değil; aynı zamanda eşitsizlikleri görünmez kılan bir yaklaşımın ürünüdür.
Yeni bir ahlaki hiyerarşi: Başaranlar ve başaramayanlar
Bu dil, zamanla yeni bir ayrım üretir: “kendini geliştirenler” ve “geliştiremeyenler”. Böylece birey yalnızca değerlendirilmez; aynı zamanda yargılanır, dışlanır ve yalnızlaştırılır.
Başarısızlık artık bir koşul meselesi değil, bir karakter sorunu olarak kodlanır. Bu da sistemsel sorunların bireysel yetersizlik gibi sunulmasına zemin hazırlar.
İnsanı anlamak, sadece bireye bakmak değildir
Oysa insan yalnızca kendi iç dünyasının ürünü değildir; aynı zamanda yaşadığı koşulların bir sonucudur. Bir bireyin kaygısını anlamak için sadece geçmişine değil, içinde bulunduğu topluma da bakmak gerekir.
Tükenmişliği yalnızca kişisel sınırlarla açıklamak, sömürü düzenini görmezden gelmek anlamına gelir. Bu ise analiz değil; örtme ve gizlemedir.
Gerçek psikoloji neyi gerektirir?
Gerçekten dönüştürücü bir yaklaşım, bireyi suçlayan değil; onu koşullarıyla birlikte ele alan bir bakış açısı gerektirir. İnsan yalnızca “nasıl hissettiğiyle” değil, “neden böyle hissetmek zorunda bırakıldığıyla” da anlaşılmalıdır.
Aksi halde psikoloji, özgürleştiren bir alan olmaktan çıkar ve mevcut düzenin en sofistike savunma araçlarından birine dönüşür.
Son söz
Sosyal medyada dolaşıma sokulan yüzeysel ve bireyci psikoloji dili, göründüğü kadar masum değildir. Bu dil, acıyı kişiselleştirirken sorumluluğu gerçek adresinden uzaklaştırır.
Unutulmamalıdır ki;
Her acıyı bireye yükleyen dil, sistemi görünmez kılar.
Toplumsal bağlamdan koparılan her açıklama, gerçeği eksiltir.
Her sorunu kişisel gelişime indirgeyen yaklaşım, düzenin kusurlarını perdeleyen bir filtredir.
Ve belki de en önemlisi:
En çok alkışlanan cümleler, çoğu zaman en az sorgulananlardır.
