İnsan, varlığını sadece yaşamakla değil, anlatarak da anlamlandırmaya çalışan bir canlıdır. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neler yaşadığını ve neden böyle davrandığını açıklama ihtiyacı duyar. Sanki susarsa yok olacakmış gibi… Sanki kendini ifade etmezse, varlığı eksik kalacakmış gibi bir telaşın içindedir.
Oysa doğaya baktığımızda, bu telaşın hiçbir karşılığını görmeyiz.
Hayvanlar kendilerini anlatmaz. Geçmişlerini taşımaz, gelecek için plan yapmaz, kimlik inşa etmezler. Onlar için karşılarındaki varlığın ne olduğu değil, var oluşu yeterlidir. Bir kuş, karşısındaki canlıya “Sen kimsin?” diye sormaz. Bir kedi, diğerinin geçmişini sorgulamaz. Çünkü onların dünyasında kabul etmek vardır; yargılamak değil.
İnsan ise tam tersine, sürekli bir anlam arayışı içindedir. Kendini anlatırken aslında kendini ikna etmeye çalışır. Her cümlede biraz daha görünür olmak, biraz daha anlaşılmak ister. Ama çoğu zaman bu çaba, insanı sadeleşmekten uzaklaştırır. Fazlalıklarla dolu bir kimlik, karmaşık bir ruh hâli ve bitmeyen bir iç konuşma…
Belki de insanın en büyük yanılgısı, “olmak” ile “anlatmak” arasındaki farkı unutmasıdır.
Hayvanlar sadece vardır. Oldukları gibi, eksiksiz ve yalın…
İnsan ise var olmayı yeterli görmez; varlığını kanıtlamak ister.
Oysa hayat, en saf hâliyle “şu an”dan ibarettir.
Geçmişin yükünden ve geleceğin kaygısından arındırılmış bir an… Yorumsuz, önyargısız, çıplak bir gerçeklik. İşte hayvanların yaşadığı tam olarak budur. Ne eksik, ne fazla.
Belki de insanın aradığı huzur, anlatmaktan vazgeçtiği yerde başlar.
Kendini sürekli açıklama ihtiyacı duymadan, olduğu gibi kabul ettiği anda…
Kim olduğunu kanıtlamaya çalışmadan, sadece var olabildiği anda…
Çünkü bazen en derin anlam, hiçbir şey anlatmadan da anlaşılabilir.
Mehmet Açık’
