1980’li yıllarda Kürtçe türkü bantları yasaktı. Yasak vardı ama hayat da vardı. Tanınmış ya da isimsiz sanatçılar, o yasaklı dili kasetlere doldurur, o kasetler şehir şehir, ev ev dolaşırdı. Bir süre sonra şikâyetler gelir, savcılıklar devreye girer, bantlar toplatılırdı. Ama bir gerçek vardı: Yasak, gerçeği ortadan kaldırmıyordu; sadece onu görünmez kılıyordu.
Sonra yasaklar esnedi. Fakat bu kez kelimelere sınır çizildi. Sanatçılar da buna karşı kendi dilini geliştirdi. “Kürdistan” diyemeyenler “gülistan” dedi.
Bir kelime, iki anlam…
Söyleyenle dinleyen arasında kurulan sessiz bir anlaşma…
Bugün geldiğimiz noktada kelimeler üzerindeki yasakların büyük ölçüde kalktığını görüyoruz. Kürtçe konuşulabiliyor, yazılabiliyor, söylenebiliyor. Ama mesele hiçbir zaman sadece kelimeler değildi.
Bugün başka bir “adı konulamayan” gerçeklikle karşı karşıyayız.
Gülistan Doku dosyası yeniden gündemde.
Bir genç kadın…
Bir kayboluş…
Yıllar süren belirsizlik…
Ve giderek büyüyen şüpheler…
İddialar ağır. Sorular sert. Ama en dikkat çekici olan şey şu:
Hâlâ net konuşamıyoruz.
Eğer ortada organize bir yapı varsa, “çete” demekte zorlanıyoruz.
Eğer kamu gücünün yanlış kullanıldığı iddiası varsa, “sistem sorunu” diyemiyoruz.
Eğer adalet gecikmişse, bunun adını koymak yerine etrafından dolanıyoruz.
Dün “gülistan” diyerek başka bir şeyi anlatıyorduk.
Bugün ise bazı gerçekleri hâlâ dolaylı anlatıyoruz.
Demek ki değişen sadece kelimeler; çekince aynı çekince…
Uzun zamandır toplumun ruh haline bakıyorum. İnsanların yüzüne, konuşmasına, sessizliğine…
Bir yorgunluk var.
Bir güvensizlik var.
Ve en önemlisi; derin bir endişe…
Bu topraklar tarih boyunca zor dönemler gördü. Ama bugün hissedilen şey sadece ekonomik ya da siyasi bir sıkıntı değil. Bu daha derin bir şey… Bir tür toplumsal huzursuzluk hali.
Sokakta yürüyen insan tedirgin.
Trafikte tartışan insan öfkeli.
Haksızlığa uğrayan insan çaresiz.
Çünkü şu soru herkesin zihninde:
“Bana bir şey olursa, beni kim koruyacak?”
Eğer bir toplumda bu soru yaygınlaşmışsa, orada sadece güvenlik değil, adalet duygusu da zedelenmiş demektir.
Bugün insanlar sadece suçtan değil, cezasızlıktan korkuyor.
Sadece zorbadan değil, o zorbanın hesap vermemesinden korkuyor.
Güçlü olanın sesinin daha çok çıktığı, haklı olanın ise çoğu zaman susmak zorunda kaldığı bir düzende, denge bozulur. Ve o denge bozulduğunda toplum kendi içine kapanır.
İşte tam bu noktada, hafızalara kazınmış bir cümle yeniden anlam kazanıyor:
Tatar Ramazan’ın sözü:
“Devlet adaletle güçlü olur.”
Bu söz sadece bir film repliği değil, bir sistemin temelidir.
Çünkü devlet dediğimiz yapı; bir kişi, bir makam ya da bir unvan değildir. Devlet; hukukla, adaletle ve vatandaşına sağladığı güvenle var olur. Eğer bu üç unsur zedelenirse, geriye sadece güç görüntüsü kalır ama gerçek güç ortadan kaybolur.
Bugün bir başka önemli yanılgı da burada başlıyor.
Biz çoğu zaman devleti, onu temsil eden kişilerle karıştırıyoruz. Oysa makamlar geçicidir, sistem kalıcıdır. Bir memurun hatası, devletin kendisi değildir ama o hata cezasız kalırsa, işte o zaman sorun büyür.
Kibir de burada devreye girer.
Kendini sistemin üstünde gören her yapı, zamanla hukukun dışına çıkar.
Hukukun dışına çıkan her yapı ise güveni yok eder.
Sonuç mu?
İnsanlar susar.
İnsanlar korkar.
İnsanlar kabullenir.
Ama unutulan bir şey vardır:
Korku, düzen kurmaz. Sadece sessizlik üretir.
Bugün geldiğimiz noktada mesele sadece bir olay, bir dosya ya da bir isim değildir. Mesele; doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilme cesaretidir.
Çünkü eğer biz hâlâ açıkça konuşamıyorsak…
Eğer hâlâ kelimeleri seçerek kullanıyorsak…
Eğer hâlâ bazı gerçekleri dolaylı anlatıyorsak…
Demek ki o eski alışkanlıklar tam anlamıyla bitmemiştir.
Ve belki de en can alıcı soru hâlâ aynı:
“Bu ülkede sıradan bir insan, kendini kime emanet edecek?”
Eğer bu soruya net bir cevap verilemiyorsa, sorun sadece bugünün değil, yarının da meselesidir.
Son söz yine aynı yere çıkar:
Adalet…
Çünkü adalet yoksa, güven olmaz.
Güven yoksa, huzur olmaz.
Huzur yoksa, hiçbir şey tam anlamıyla var olmaz.
Ve o zaman, 120 yıl önce dile getirilen o sitemli söz bugüne düşer:
“Gücü yeten, gücü yettiğini ezer…”
İşte asıl mücadele, bunu değiştirebilmektir.
Fatih Küpeli
